Prof. Dr. Kemal Arı

2.179 views
views

Öncelikle bizi kırmayıp vakit ayırdığınız için teşekkürler… Kemal Arı kimdir? Neler yapar? Sizi tanıyabilirmiyiz?

Çok teşekkür ederim… Öncelikle ben teşekkür ederim; genç, pırıl pırıl üç değerli öğrencimizle birlikte olmak benim için büyük bir mutluluk… Kemal Arı kim? Ben öncelikli olarak kendimi, aşığı olduğum milletimin bir basit bireyi olarak görmekten onur duyarım. İkinci kimliğim, öğretim üyeliğim ve tarihçiliğim. 1965 Samsun doğumluyum. Ankara Üniversitesi’nde Türkiye Cumhuriyeti Tarihi kürsüsünde lisans eğitimimi yaptım. Sonra bir yıl Ege Üniversitesi’nde Atatürk İlkeleri Dersinde okutman olarak akademik yaşamıma başladım. Yüksek Lisans ve doktora eğitimimi, hocam Prof. Dr. Ergün Aybars’ın yanında, Türk-Rum Nüfus Mübadelesi üzerine yaptım. Bu konuda yazılmış kitaplarım var. Ve Türkiye’de bu konuda yapılan ilk araştırmadır; Büyük Mübadele adlı kitabım… Dramatik bir öyküdür elbette, mübadele dediğimiz süreç… Karşılıklı olarak halkların, zorunlu yer değiştirmesini kapsar. Bu dönemler üzerine oldukça kafa yordum. Çok sayıda öğrenci yetiştirdim. Kimisi idealist olarak meslek yaşamını sürdürüyor; bugün öğrencim olup profesörlüğünü almış öğrencilerim var. Her insan yaşamında karşılaşır; kimi zamanlar da vefasızlık örnekleriyle karşılaştım. Ancak, bunu hep hocalarımız anlatırlardı; gerçek olduğunu insan yaşayarak anlıyor. Ama bunların hepsi bir deneyim ve aslında bir kazanım. Niçin? Çünkü bu tür olaylar insanı pişiriyor. İnsanı, toplumu; eksiğimiz gediğimiz nedir, bunu tanıyorsunuz… Ve böyle olaylar olduğunda, hep şunu derim: Sen kendi vicdanına bak; o ne diyor? Bu duygu insana yol gösteriyor. Çok çalışkan, idealistler de var tabi ki; onları başarılı görmek beni mutlu ediyor. Yaşamın her alanında nasıl karşıtlıklar varsa; bu konularda da karşıtlıklar iç içe… Başarılıyla başarısız; vefalıyla vefasız; idealistle, fırsatçı… Yaşam böyle bir şey…

Sizin de başkanlığınızı yaptığınız Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Enstitüsü’nde ne gibi çalışmalar yapılıyor?

Başında bulunduğum ve iki dönemdir müdürlüğünü yaptığım Enstitümüzün ilk görevi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi; Atatürk ve onun dönemi üzerine araştırmalar yapmak… İkinci görevi de, yüksek lisans ve doktora düzeyinde öğrenci yetiştirmek… Kişisel olarak kendim, bu enstitüde yaptım yüksek lisansımı ve doktoramı… Yalnız ben değil, çok sayıda arkadaşım akademik yaşantısının ilk aşamasını bu enstitüde tamamladı. Kimisi hala yanımızda akademik yaşamını sürdürüyor; kimisi başka kentlere ve üniversitelere gittiler kadro bularak; oralarda bölümler açtılar… Dolayısıyla, meslek olarak Cumhuriyet Tarihçiliğini seçen ya da Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi alanında çalışma yapan Türkiye üniversitelerine dağılmış çok sayıda arkadaşımız var… Benim kuşağım, benden öncekiler ve benden sonrakiler… Sanırım, şu an itibariyle, doktorasını bizde yapmış on kadar prefosör var; onun belki iki üç katı doçent ve başka düzeyde akademisyenler. Bir de dergimizden söz etmeliyim. Adı; Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi… Kendi alanında en kaliteli dergilerden biridir ve oldukça hacimlidir. 400 sayfayı bulan sayılarımız var. Şu an itibariyle 25. Sayısını çıkardı. Yılda iki kez çıkıyor. Ve “science indeksli” bir dergidir ve uluslararası veri tabanlarında taranmaktadır. Çok sayıda atıf almıştır bilimsel araştırmalarda… Ve bizim tabiki bir hedefimiz var: 26. Sayıyı önümüzdeki günlerde uluslararası hakemli dergi yapacağız ve kimi makaleler İngilizce, Fransızca ve Almanca da yayınlanmaya başlayacak. Bundan öte, enstitümüz kurulduğu 1985 yılından bugüne, çok sayıda seminer, sempozyum, kongre, panel, konferans gibi etkinlikler yapmıştır. Yakında geçmiş etkinliklerimizin görsellerinden oluşan bir sergi yapmayı düşünüyoruz… Bir de bizim için, saha araştırmaları, kent bellekleri oluşturmak, aile, firma ya da her hangi bir kurumun tarihini yazmak gibi çalışmalar vardır. Böylece çok geniş bir yelpazemizin olduğu söylenebilir. Hatta kent belleği oluştururken, bu çalışmaların bir sonucu olarak, müze açmaya dönük etnografik malzemeleri toplamak, araştırmaları programlarımız ile, doktora programımız olduğunu da vurgulamalıyım.

Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu evin restorasyon çalışmalarında sizin de bulunduğunuzu öğrendik çalışmalar nasıl gidiyor?

Yapmak, veri bankası oluşturmak… Evet; böyle bir çalışma içinde yer aldı enstitümüz. Benim başkanlığımda üç kişilik bir çalışma ekibi, Kültür Bakanlığı tarafından danışman ve çalışma grubu olarak belirlendi. Ben, Yrd. Doç. Dr. Alev Gözcü ve Dr. Fevzi Çakmak… Biliyorsunuz, Atatürk’ün doğduğu pembe boyalı ev, Türkiye’ye armağan edilmiştir Yunanistan tarafından ve Türk toprağı sayılır. Selanik’te, Türk Konsolosluğu’nun bahçesinde yer alır. Orası bizim için tarihi değeri olan bir mekan… Ve uzunca zaman, devletimizin kurucusu Büyük Atatürk’ün anısına, o günün izlerini taşıyan eşyalarla bir müze havası verilmiş ve ziyaretçilerin ziyaretine açılmıştı. Ancak evin, oldukça eski oluşu göz önüne alınarak, ciddi bir yenilenmeden geçmesine karar verilmiş. Ve Bilgili Holding, bunun sponsorluğunu üstlenmiş. Evin yenilenmesinden sonra da otantik eşyalardan o günleri canlandıracak görüntüden ayrı olarak, yeni bir anlayışa yönelmek istenmiş… Ne bu? İşte değişik teknikler kullanılarak, evin her bir odası ve sofalar için görsel malzemeden oluşan konu odaklı sergiler yapmak… Bir de beş ayrı kısa film; ama üç boyutlu… Ve özel bir aracı var bunun; oraya gelen ziyaretçiler kulaklıklarını taksınlar; filmleri izlesinler… Atatürk ve Selanik, Atatürk ve Manastır, Atatürk ve İstanbul, Atatürk ve Ankara ve son olarak da Atatürk ve Çocuk konularında kısa, beş ayrı film… Arkadaşlarımla hem bu sergi malzemesini hazırladık hem de bu beş ayrı filmin senaryosunu yazdık… Şu an itibariyle çalışmalarımızı tamamlayıp, teslim ettik. Açılışının yapılmasını bekliyoruz. Kesin olarak tarih belirlenmedi; belirlendiğinde biz de üniversitemizi temsilen orada olmaktan ve üniversitemizin adını bu projede görmekten büyük bir mutluluk duyacağız. Büyük Atatürk’ün yaşamının önemli bir parçasını geçirdiği bu evin manevi değeri çok büyük…

 Tarih kitaplarını okuduğumuzda bir tarihçinin ak dediğine diğeri kara diyebiliyor… Biz gerçek tarihimizi iyi biliyor muyuz?

Hayır, ne yazık ki büyük bir bulanıklık içinde yüzüyoruz. Bunun iki nedeni var: Hem tarih araştırmalarındaki sığlık; hem de belirli kesimlerin kendi ideolojik yaklaşımlarına tarihi bir malzeme olarak sunmaları… Nasıl diyeyim, şöyle; örneğin bir kişi, tarihçiyim diye ortaya çıkıyor; oysa hiç tarih eğitiminden geçmemiş, disiplinini, yöntemini almamış; kimi merakları olabilir o ayrı konu ve alıyor kalemi eline yazıyor! En tehlikeli şey de, inandığı bir ideoloji olabilir; tarihi olayları kendi ideolojik yaklaşımını doğrulayacak bir kanıt laboratuvarı gibi görüyor. Oysa, tarih ideolojiyle uyuşmaz. Gerçek, gerçektir. Tarihçinin kendi siyasi kişiliği, dünya görüşü elbette vardır; o bir ölçüde çalışmalarına yansıyabilir. Bunu algılarsınız zaten. Ancak ciddi bir tarihçi, her şeyden önce nesnel olmak zorundadır. Bir tavır koyacaksa, haklı olandan yana; hukuktan yana tavır koymalıdır. Bu bir ahlaki duruştur. Ancak, Türkiye’de ne yazık ki özellikle popüler tarihçiler buna uymuyor. Ne diyorlar, argoda bir terim var; “Ağzı olan konuşuyor!” Her kafadan bir laf çıkınca da; doğru üzerinde yürüme imkanı olmuyor. Bu şuna benziyor; örneğin biri hastalandığında kasaba koşmaz, ya da terziye… Onun gideceği yer, hekimdir. Ancak kimileri kasaplıktan, terzilikten gelip; ben kanseri iyi edebilirim diye ortaya çıkınca, ne gibi facialara neden olabilir, gözünüzün önüne getirin… Türkiye’de işte tarihçilik konusunda bu sıkıntılar yaşanıyor. Adam tarihçi değil; yöntem nedir bilmiyor, belge okumaktan habersiz; literatürü bilmiyor; ve bir siyasi savı doğrulamak ister gibi, tarihsel olayları ve verileri istediği gibi kullanıyor. Hale bak! Siz ak diyorsunuz, o kara diyor; siz doğru budur diyorsunuz, öteki elli bin türlü karşı çıkış noktası ileri sürüyor. Böylece, elbette doğru bir zemin üzerinde yürümenin zorlukları var. Bu tarih adına bir kirlilik yaratmak, suyu bulandırmaktır. Kısacası bir deli kuyuya bir taş atıyor ve kırk akıllı onu çıkarmak için akla karayı seçiyor…

Günümüzün popüler konularından “Tarihimizle Yüzleşmek” bu konudaki, fikrinizi merak ediyoruz?

Tarihle yüzleşilir… Yüzleşmek de gerekir… Ancak doğrular üzerinden. Demin dediğim gibi, bunu ideolojik ön yargılarla yaptığınızda bu yüzleşmek olmuyor ki! Karalamaktan öte bir anlam taşımıyor. Yoksa tarihle elbette toplum yüzleşecek; onunla yüzleşip, kendi yanlışlarını ve doğrularını test edecek; ondan hareketle de en doğru olana yönelecek… Yüzleşmek sözü doğru da; yöntem, yapılanlar, yapılıyor diye ortaya konulan yaklaşımlar bunlar yanlış… Örnek vereyim, adam belge okuyamıyor; elifi görünce sopa sanıyor; hayatında arşive girmemiş; ama 1915 Ermeni olayları üzerine, bütün gerçeği alt üst eden sözler söylüyor ve bunu yaparken de adının başına akademik bir unvan da koyuyor. O bunu yaptığında, bir ulusu, tarih önünde karalamak isteyen kötü niyetli kişiler elbette vardır; onlar derhal bu yaklaşımın üzerine atlıyor ve bunun üzerine siyaset kurguluyor. Bu yüzleşmek değil, açıkça ikiyüzlülük… Olmaz böyle şey, olmamalı; ama oluyor..

Yeni Anayasa sürecinde Atatürk ilkeleri ve inkılaplarının anayasada tekrar vurgulanıp vurgulanmaması tartışılıyor… Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tartışmaya bile gerek görmüyorum. Atatürk, Atatürk İlkeleri ve Türk Milleti gibi deyimler ve kavramlar; Türkiye’nin varlığının çimentosudur. Bunları yok saydığınızda, varlığınızı da tartışırsınız. Türk sözcüğü binlerce yıldır olan bir sözcük ve kavram… Osmanlı Devletine, Osmanlı Hanedanı’nın kendisi Türk demezken, batılılar onu Türk İmparatorluğu diye görüyorlardı… “Grand Turk”, “Great Turk” sözcükleri yüzyıllar öncesinden gelen deyimler… Dolayısıyla bu olmaz; Anayasa’dan Türk Milleti sözcüğü çıkarılamaz. Atatürk İlkeleri’ne gelince; laiklik, cumhuriyet, halkçılık ya da ötekiler… Çıkarsanız ne olur? Türkiye ulus kimliğini yitirir, etnik alt kimlikler öne çıkar, bu ise bir ayrışmadır. Daha da ötesi, artık demokrasinin tartışmasız güvencesi olan laiklik olmadığında, ülke bir cemaatler ülkesi haline gelir. Bu nedenle karşıyım bu kavramların çıkmasına. Türkiye ulus kimliğini ve ona kendine özgü değerlerini veren kavramları dışlayamaz, görmezden gelemez. Ha gelirse ne olur? Türkiye, büyük bir kargaşanın içine girer. Ben böyle düşünüyorum.

Sizin son olarak ilave etmek istediğiniz bir şey var mı?

Var… Şair Cahit Kulebi, sevgilisinin güzelliğini anlatırken şöyle demiş: “Sen de Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!”… Evet, Türkiye demek, aydınlık ve güzellik demektir. Bu sözüm realist bir bakış biçimi değildir diye nitelendirilebilir. Türkçe, Türkiye’yi var eden en büyük değerdir. Ve tarih… Türkiye’nin en büyük ulusal gücüdür… Bunları küçük görerek, yadsıyarak, canım görmesek ne olur diyerek hiçbir yere gidemezsiniz… Türkiye bir sevdadır. Bu sevdayı da doğulusu, batılısı, güneylisi, kuzeylisi; bütün toplum kesimleri tamamlayan figürlerdir. Türkiye ayrımcılıkların değil, birlik, bütünlük ve kaynaşmaların coğrafyasıdır. Etnik arıtım, soykırım; bunlar Türk kültürüne yabancı şeylerdir. Türk Ulusunun kültür genleriyle uyuşmaz. O nedenle, kimi hastalıklı yaklaşımlardan sıyrılıp, tarihimizle, dilimizle; bütün toplum kesimlerimizle kucaklaşmalı ve ortak bir geleceği inşa etmeliyiz. Ama ayrışmadan, bütünlük içinde ve gerçek demokrasiyi yaşayarak; onu inşa ederek… Türk Ulusu’nun bunu başaracak olgunlukta inanıyorum…

Önceki İçerik“Hayır” Diyebilmek
Sonraki İçerikForex Piyasası
Paylaş