Londra’nın Gözdesi

664 views
views

Orhan pamuk 1952 yılında İstanbul’da doğdu. Otobiyografik kitabı İstanbul’da anlattığı gibi çocukluğundan 22 yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı. Liseyi İstanbul’daki Amerikan lisesi Robert Kolej’de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olamayacağına karar verip okulu bıraktı ve İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okudu. Pamuk, 23 yaşından sonra romancı olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatarak yazmaya başladı.

İlk romanından itibaren yazdığı tüm romanlarında ödül alan Pamuk, edebiyat dünyasının nadir bulunan kalemlerinden birisi oldu. Venedikli bir köle ile bir Osmanlı alimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı Beyaz Kale (1985 ), pek çok dile çevrilerek Pamuk’a uluslararası ününü sağlayan ilk romanı oldu. 1990 yılında yayımlanan bir diğer romanı Kara Kitap ise Fransızca çevirisiyle Prix France Culture Ödülü’nü kazanan romanı olup, geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk’un ününü hem Türkiye’de hem de yurtdışında genişletti. Kitapları 62 dile çevrilmiş,bütün dünyada 12 milyon satmış olan Pamuk, pek çok üniversiteden şeref doktorası aldı. Alman Kitapçılar Birliği tarafından 1950 yılından beri verilmekte olan, Almanya’nın kültür alanındaki en seçkin ödülü olarak kabul edilen Barış Ödülü 2005’te Orhan Pamuk’a verildi. Ayrıca Kar romanı Fransa’da her yıl en iyi yabancı romana verilen Le Prix Médicis étranger Ödülünü aldı. Pamuk,  2006 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçildi. American Academy of Arts and Letters’ın ve Çin Sosyal Bilimler Akademisi’nin şeref üyesi olan Pamuk, senede bir dönem Columbia Üniversitesi’nde ders vermektedir.

2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alarak bu ödülü kazanan ilk Türk olan Pamuk, 38 dile çevrilen Kafamda Bir Tuhaflık romanı ile Londra’da en çok satanlar listesinde birinci sırada yer almaktadır. Independent gazetesi, Kafamda Bir Tuhaflık  için “Pamuk, Nobel’den sonra daha da iyi romanlar yazıyor.” demiş ve romanın kahramanı Mevlut için de, “Bu sıradan adama, sokak düzeyinden yazılmış bu tarihe aşık olmaya hazırlayın kendinizi” yorumlarında bulunmuştur. 2014 Aralık ayında Türkiye’de piyasaya çıkan ve yazarına 2015 yılının roman dalında verilen Aydın Doğan Vakfı ve Erdal Öz Ödülleri’ni kazandıran Kafamda Bir Tuhaflık  kitabı, daha sonra Ekin Oklap tarafından İngilizce’ye çevrilerek Eylül 2015’te İngiltere’de de satılmaya başlamıştır.

2014 yılında yayımlanan Kafamda Bir Tuhaflık romanı klasik biçimde yazılmış, kolay okunan, okura İstanbul’un 50 yıllık kentsel ve toplumsal değişimi, bozacılık ve yoğurtçuluk gibi kaybolan meslekler hakkında bolca bilgiyi bir ailenin tarihçesi içinde, aşk öyküleriyle birlikte  veren; hem bir aşk hikayesi hem de modern bir destandır. Orhan Pamuk’un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, geleneksel edebiyatımızda da sıkça işlenmiş, dinler tarihinden de anımsadığımıza benzer bir öykü ile başlıyor ve bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul’daki hayatlarını hikaye ediyor. 1960’lardan 2012’ye İstanbul’un yaşadığı kentsel ve toplumsal değişmeyi anlatıyor.

Roman İstanbul’un yaşadığı kültürel yozlaşmayı ve bu yozlaşmadan etkilenen hayatları, meslekleri en çıplak şekilde gözler önüne sermektedir. Bir babanın modernleşme kurbanı olmuş mesleği nedeniyle evine ekmek götürebilmek için nasıl çırpındığını,  nelere katlanmak zorunda olduğunu, ailesini hangi koşullara itmek zorunda kaldığını, aşkın aslında ne demek olduğunu, sadakatin ölümsüzlüğünü anlatır bize.  Üstelik çocukluğumuzun veya gençliğimizin güzel anılarını hatırlatmayı, bizi geçmişe götürmeyi de ihmal etmez.

 

Bir gece Feriköy sokaklarında yürürken bir binaya girer ve dairedeki evin hanımı şöyle söyler Mevlut’e :

“ Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan. ”

Buna karşılık Mevlut’ün cevabı şöyle olur: “ Ben kıyamete kadar boza satacağım. ”

Kimimizin modernlik olarak algıladığı bazı olaylar aslında birer yozlaşma örneğidir. Evin hanımı aslında eskiden itibaren süre gelen bozacılık geleneğinin bitmemesini ister ve yapılan binaların geleneklerin ölümüne sebep olduğunu anlatmaya çalışır.

Alberto Manguel bir söyleşisinde “ Sizi hiç tanımayan bir yazarın bir kitabının bir sayfasında, bir paragraf mutlaka sizi anlatmaktadır. O birkaç satırla karşılaşınca ‘işte bu benim hikayem’ dersiniz. Bazı şanslı insanlar bu paragrafları bulur, okur ve hafızalarına kazırlar.” diyor. Bana göre Kafamda Bir Tuhaklık’ın hafızalarda en çok kalacak paragrafı kuşkusuz son paragrafları olacaktır.

Mevlut siyasi slogan yazar gibi şehre bildireceği görüşünün ne olması gerektiğini çıkaramadı. Belki de bu, gençliğinde yaptığı gibi duvarlara yazacağı resmi görüşü değil, şahsi görüşü olmalıydı. Ya da her ikisinide doğrulayan en derin şey olmalıydı bu söz.

Haliç’e doğru, sonsuzluğa gider gibi bir sokaktan aşağı yürürken, gözünün önünde Süleyman’ın balkonundan gördüğü manzara canlandı. Şehre söylemek, duvarlara yazmak istediği şey şimdi aklına gelmişti işte. Bu hem resmi hem de şahsi görüşüydü; hem kalbinin hem de dilinin niyetiydi:

“ Ben bu alemde en çok Rayiha’yı sevdim.” dedi Mevlut kendi kendine.