KURUMUŞ BİR ÇİÇEK YENİ BİR ÇİÇEKTİR

1.359 views
views

 

Beni nasıl bileceksin? Bunca derdin içinde.
Nasıl kabul edeceksin beni? Ben, sonbaharın ardından eşiğinden sızan bir kış soğuğu. Kalbinde bir güneş taşıyor musun? Mevsimleri yok sayan bir asuman olur musun?
Beni nasıl susturacaksın? Zaten bunca ses içinde. Duyuyor musun? Yıkılıyorum. Büyük bir ağaç gövdesi gibi. Gölgene. Beni nasıl durduracaksın? Sözlerin alımlı mı? İkna olacak mıyım? Ya da… tüm bunlardan önce bana söyleyecek veya dilinin nezdinde bana söylenecek sözün var mı? Hazırladın mı? Yoksa  sen… daha önce bir çiçekle hiç konuşmadın mı? Yarı solmuş yarı yaşamak kokan. “Burcu burcu” sıfatını isteyen ama bir kitabın iki sayfası arasında kağıt kokan cümlelerle sevişen. Kitabı açıp o çiçekle konuştun mu? Hiç konuşmadın mı? Talihsizlik… talihsizlik zor mesele. Karmaşık bir mesele. Yanıltıcı, asileştiren, acıtan bir mesele. Lakin seni bana getirecek her mesele simli bir rüyanın koynundan çalınacak diye bir kaide yok. Zira bembeyaz kardan sonra yollar çamur. Sana coğrafya ve hava durumu eşliğinde acımızın sağlamasını yapabilirim; bunda sorunum yok. Fakat artık çiçeğe sor: “Toprağını değiştirelim mi?”  yahut ” Yeni iki sayfa aralığı ister misin penceresi aşk dolu dizelere bakan?” Böylesi daha uygun. Fakat artık, lütfen, sor. İsteyecek. Ağlayarak yahut koşturarak. Yapraklarından kendine ayaklar yaparak. Gözlerindeki o kahverengi, bereketli toprağa koşturacak. Fakat inliyor. Yaprağındaki canı çekilmiş o pembeli allı renkleriyle inliyor. Yaprağındaki suyu çekilmiş damarlarından bir ‘âh’ duyuluyor. İnce, sicim gibi damlayan bir hüzün gibi duyulmayan sözleri. Yağıyor içindeki çöle, çöl tekrar yanıyor. Kendi kuraklığından kendi susuzluğuna erişiyor. Tesellinin kelime anlamını doğuruyor bakire ellerinden; tutmak için kendi ellerini.

Onu nasıl dindireceksin? Acıya dönüşmüş olan varlığını, baştan başa kendi içinde kanayıp artık zehirleyen bu yarayı, sesi yükselen ama dilsiz bu acıyı nasıl dindireceksin?

Bu sorular varlığına yöneltiliyorsa varlığında bir cevap vardır. Talihsizlik zor mesele. Fakat ben, bu meseleyi sineye çekecek bir aşk istemiyorum. Beni sinene çek istiyorum. Son yaprağımı orda soldurayım. Tamamen solmuş kurumuş bir çiçek artık yeni bir çiçektir. Bunu sana öğreteceğim. Okunup bitirilmiş bir kitap kapağı kapatıldıktan sonra artık yeni bir kitaptır. Sinende solacağım ve ellerinde yeni bir çiçek açılacak. Eski bir kokuyla çıtırdayan ama koruma, saklama hissi uyandıran. Ve ardından seni koruyan. Hurafeden kopmuş bir muska gibi. Fakat içinde gerçek bir aşk ayeti yazılmış olan. Bilemezsin. Sayfalar arasından bulup çıkarıp almadan.

Peki nasıl bileceksin beni? Tanınacak halde değilim…
Parçalanmış umutlarım ağır tozlar gibi birikmişler üzerimde. Yalvaran gözlerimi göremiyorsun. Beni nasıl göreceksin? Güzel gözlerinde bir rüyanın puslu ışığını yakarak bana gelen yolu nasıl göstereceğim sana? Tüm çarelerimi değirmenlerde öğütüyor ellerinde nasırlaşmış anlayışsızlıkları olan adamlar. Ama senin ellerin, elleri gibi bir bebeğin. Ve şair dedi ki ona: ” Ellerimi tut biraz!” Şiire sığınalım.
Rüyaların puslu ışıklarından ziyade şiirin simli ışıkları vardır. Ve acısı öğütülmüş bir aşkın yolunu aydınlatırlar. Acısı güzellenmiş bir aşkın. ‘Acısı bal eylenmiş’ bir aşkın yolunu aydınlatırlar.

Sana bir şiir armağan ettiğimde, ne olur, artık, bul beni. Karanlıklarımız aynı masada oturuyor.  Etrafı karanlık bir masada.
İlk dizeyi okuduğunda yanmaya başlayacak ışıklar. Ve o şiir yeni bir şiir olacak artık. Sen yeni bir seni doğuracaksın. Dudaklarında yepyeni, taptaze pembe çiçekler açacak. Sinene çektiğin kuru yapraklarım yepyeni bir çiçek açacak. Gözlerindeki o koyu renk yepyeni bir aydınlık rengine bulanacak.

Nasıl konuşacağız karanlıkta, bunca korku içinde?