KÜRESELLEŞME’NİN TANIMI ÜZERİNE

84 views
views

Yöntem olarak kavramların tanımı üzerine düşünmek, ‘Nedir?’ ve ‘Niçin?’ sorularına cevap aramak kavramın özüne inmemize ve ona ilişkin zihnimizdeki bulanıklıkların ortadan kalkmasına imkan tanır. Fakat bir kavramın mutlak bir tanımı olması az sayıda somut tikel örnek dışında gerçekten zordur. Tanımlar genellikle insan doğasının gereği olarak izafidir. Çünkü bireyler birbirlerinden çalıştıkları alan, yaşadıkları çevre, bulundukları ülke, edindikleri kültür birikimleri bakımından farklılaşırlar. Sartre’cı anlamda insan varoluşundan sonra kendi özünü oluşturur. Bu özün bir örneği olarak bakış açılarımız da bu maruz kaldığımız değişkenler nedeniyle birbirlerinden farklı şekillenir. Örneğin bir iktisatçı ve tarihçinin bakış açıları kendi içinde farklı özelliklere sahiptir. Farklı değer yargılarından, bilgi kaynaklarından hareketle farklı epistemolojilere ve sonuçlara ulaşırlar. Küreselleşme de üzerinde çok görüş farklılığı bulunan kavramlardan biridir.

Küreselleşme, ekonomik açıdan mal ve hizmet akımlarının bütünleşmesi süreci olarak ifade edilebilir. Eleştirel açıdan kar ve rekabet mantığı ekonomik alandan çıkıp politik, sosyal ve kültürel alanları da etkisi altına almaktadır. Tüketim alışkanlıklarımız benzeşmekte, çok uluslu şirketler dünya ekonomisini domine etmektedirler. WTO gibi uluslar-üstü ticari örgütlerde her ülke kendi sahip olduğu büyük ölçekli şirketlerin ve onların piyasa kapitalizasyonlarına bağlı olarak diğer ülkelere karşı hegemonya hakkı elde etmekte ve kendi istedikleri kuralları nispeten daha çok dikte edebilmektedirler. Büyük şirketler sahip oldukları teknolojik avantajları kullanarak reklamlar aracılığıyla lüksü meşrulaştırmakta ve adeta bir zihin istilası uygulayarak insanlara daha fazla tüketmenin daha büyük bir fayda sağlayacağını, hayattan keyif almanın hayatın amacı olduğunu aşılamaktadırlar. İnsanlar neredeyse her reklamın sonunda “Sen buna değersin”, “Hayattan keyif al”, “Mutlu et kendini” gibi tüketmeyi bir amaç sayan reklam mottolarına maruz kalmaktadırlar. Şirketler büyüdükçe herkesin sektörlerin liderini açıkça bildiği gizli bir monopolleşme süreci ortaya çıkmaktadır. Küreselleşme savunucuları açısından ise korumacı politikaların gözden düşmesi hem üretici hem tüketici birimlerin yararına olmaktadır. Üreticiler yurtiçinde üretip satabilecekleri mal ve hizmetlerin çok daha fazlasını serbest bir şekilde dış dünyaya pazarlayabilmekte ve böylelikle ülke ekonomilerinin kalkınmalarına ve bireylerin yaşam standartlarının yükselmesine dolaylı yoldan katkıda bulunmaktadırlar. Tüketiciler tarafından ise bireyler ulaşamadıkları veya kendi ülkelerinde daha pahalıya tedarik ettikleri mal ve hizmetlere çok daha ucuza ulaşabilmektedirler. Böylelikle tatmin düzeyleri artmakta ve daha yüksek bir refah düzeyine ulaşabilmektedirler.

Sosyolojik açıdan ele alacak olursak Anthony Giddens küreselleşmeyi dünya ölçeğindeki ilişkilerin giderek yoğunlaşması, zaman ve mekân olarak sıkışması olarak tanımlamaktadır. Yani burada teknolojinin gelişimiyle zaman kavramının etkinliğinin arttığını ve mekanların daha da yakın hale geldiğini vurgulamaktadır. Mc Luhan’ın ifadesiyle dünya bir ‘küresel köy’ haline gelmiştir. Dünya üzerindeki olaylar otonomluğunu kaybetmekte, birbirlerine daha bağımlı ve iç içe bir ilişki içerisine girmektedirler. Küresel olmanın getirdiği bu birbirine bağımlılık dünyanın her hangi bir yerinde gerçekleşen bir olayın(örneğin;2008 krizi) hızla dünya geneline yayılmasına sebebiyet vermektedir. Buna bağlı olarak kavramlar da küreselleşmektedir. Küresel kriz, küresel pazarlama, küresel siyaset ve küresel güç gibi kavramlar sık sık gündemde yer almaktadır.

Diğer taraftan Jean Baudrillard küreselleşmeyi tam bir çılgınlık olarak değerlendirmektedir. Ona göre küreselleşme tüm kültürlerin yok olup tek bir kültür altında toplanmasıdır ki bu kültür de batı kültürüdür. Sonu gelen her kültür gibi batı kültürü de bu şekilde evrenselleşerek yok olmaya mahkumdur. Bununla birlikte küreselleşme herşeyi pazarlık edilebilir bir değişim değerine indirgemektedir ve herşeyin tek tipleştiği bir durum oluşturmaktadır. İnsanlar bireyselleşmekte, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan toplumsal bilinç gitgide yok olmaktadır. Toplumsallığın yok oluşu tepkisiz, sessiz yığınların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Yakınlaşırken uzaklaşan kitlelerin varlığı paradoksal bir durum ortaya çıkarmaktadır. Kitle iletişim araçlarının gelişmesi sayesinde dünyanın bir bölgesindeki olaylar hakkındaki bilgiler dünya geneline süratle yayılırken kötü durumlar karşısında kitlelerde hissizleşme, kayıtsız kalma, uluslararası örgütlerin çıkarına ters olan konularda insan yaşamını ikinci plana atan politikaları muhtelif zamanlarda gün yüzüne çıkmaktadır. Büyük şirketler, tüketim mantığı ve bireyselleşme karşısında muhalefet oluşturan düşünceleri bile içselleştirmektedir. Slovaj Zizek bu durumu şöyle açıklamaktadır; toplumsal eşitsizlik ve yoksulluk karşısında oluşan farkındalık hususunda kurumsal pazarlama stratejilerinde yeni ve kaygı uyandırıcı bir eğilim vardır. Örneğin bir şey satın aldığımız anti kapitalist- antiküreselci (başkaları ve çevre için bir şey yapma arzunuz) aldığınız şeye dahildir. Starbucks gibi birçok şirket artık kazandıkları belli bir yüzdeyi bir hayır kurumuna ya da gelişmekte olan ülkelerde bir kuruluşa vermektedirler. Yani bir malı tüketirken etik sorumluluk duygumuzu da böylelikle bastırmış oluruz. Bunu yoksullar veya çevreyi korumak için değil de kendimiz için yaptığımızdan küresel şirketler kendilerinin ortaya çıkardığı olumsuz durumlara karşı duyarlılıkları bile içselleştirmektedirler.

Toplumsal açıdan bir diğer mesele toplum yapısının açık veya kapalı oluşudur. Yerelliğin yok oluşu, kapalı toplum yapılarının dünya üzerinde birkaç istisnai örneği dışında ortadan kalkışı ve toplumların birbirleriyle iletişiminin bu denli artışı Karl Popper’in “Açık Toplum” kavramının belki de onun bile tahmin edemeyeceği ölçüde gelişip alenileşmesini beraberinde getirmiştir. Ulusal değerler gitgide zayıflarken kozmopolitanizm güçlenmektedir. Ulus devletler gözden düşmekte ve milliyetçi fikirler ılımlılaşmaktadır. Buna ek olarak Post-ideolojik toplumsal yapı günümüz dünyasını tanımlamak için kullanılırken diğer taraftan bazı görüşler küreselleşmenin tek ideoloji olarak dünyaya empoze edildiğini savunmaktadırlar.

Küreselleşmeyi ele alan bir diğer yaklaşım onun ülkeler üzerinden değerlendirilmesidir. Bu yaklaşıma göre Küreselleşme, dünyaya hakim olmak isteyen sanayileşmiş devletlerin, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını, kendi çıkarlarına mâl edebilmek için II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya attıkları bir kavramdır. 20. yüzyılın ilk yarısı sanayileşmesini tamamlamış güçlü devletlerin pazar kaygısıyla yaptıkları ekonomik kaynaklı savaşların ortaya çıkardığı yoksulluk ve sefaletle geçmiştir. Bunun neticesinde Küreselleşme kavramı ortaya atılmış ve bu yönde politikalar izlenerek az gelişmiş ülkeler gelişmiş devletlerin açık pazarı haline getirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında Küreselleşme, Immanuel Wallerstein’in 1974 yılında ortaya attığı ve merkez diye adlandırdığı gelişmiş devletlerin çevre (az gelişmiş ya da gelişmekte olan) devletlere karşı hegemonya kurduğu ve kendi kurallarını onlara uygulatarak onları sömürü alanı haline getirdiği ‘Dünya Sistem Teorisi’ni destekler niteliktedir. Her ne kadar ulus devletler gözden düşse de ülkeler artık şirketler üzerinden güçlenmektedir. Bunun bir sonucu olarak da güçlü ve güçsüz devletler arasında yine bir kutuplaşma ortaya çıkmaktadır.

Bu noktaya kadar değinmiş olduğumuz Küreselleşme Yaklaşımlarının onları ortaya atan düşünürlerin çıkış noktası olarak aldıkları felsefe, siyaset, sosyoloji ve ekonomi gibi çalışma alanlarından hareketle oluşturulduklarını açıkça gördük. Peki Küreselleşme tek tek perspektiflere bağlı olarak açıklanacak bir gelişme midir yoksa bundan çok bir bütünün ifadesi midir? Pek tabii, Küreselleşme tıpkı kendisinin ifade ettiği gibi bir bütünleşmeyi içeren ve o bütünü her yönüyle kapsayan, tek bir alan referans alınarak açıklanamayacak kadar geniş bir kavramdır. Bu neticede Küreselleşmeyi ülkeler arasındaki ilişkilerin yaygınlaşıp geliştiği, ideolojik ve ulusal değerlerin güç kaybedip evrenselin güç kazandığı, maddi ve manevi değerlerin ışığında gelişen kültürel birikimlerin dünyaya mal olur duruma geldiği, dünya görüşü olarak toplumsalın yerini bireyselliğe bıraktığı, mal ve hizmet akımlarının bütünleştiği, hukuki sözleşmelerin iki taraflılıktan çıkıp çok katılımlı hale geldiği bir tarihsel süreç olarak tanımlayabiliriz. Böylelikle hukuki, politik, ekonomik ve sosyolojik alanların tümünü kapsayan kabul edilebilir bir tanım yapmak; her alan için farklı bir Küreselleşme anlayışının genel bir analiz yapmada yetersiz kalacağı, belli bir perspektiften yaklaşıldığında diğer bir çok noktanın eksik kalacağı ve bütünün anlaşılmasının zorlaşacağı bu tip istenmeyen durumların önüne geçmede bilimsel açıdan büyük katkı sağlayacaktır.