Köksüzlüğe Kök Salmak

684 views
views

Mülteci olma durumu üzerine Lain Chambers tarafından üretilen “köksüzlüğe kök salmak ” tabiri durumun hem fiziksel hem de ruhsal boyutuna dikkatimizi çekmek için müthiş bir analizdir.Gitmek ve kalmak ikilemindeki insanların bu arada kalmışlığı aslında yaşamı ya da ölümü seçme unsuru olarak önlerine çıkıyor.Öte yandan kültürlerini, topraklarını bazen inançlarını terk etmek durumunda bırakıyor onları.
Göçler ciddi bir büyüme ve hızlanmayla devam ederken elbetteki bu durum bu yüzyıldan ibaret değildir. Toplumların vazgeçemediği savaş(maalesef) kendine her dönemde mülteciler yaratmıştır. 1600’ler de Westphalia ile ulus devlet oluşumunun başlangıcıyla netlik kazanarak bugün de son halkası olan yaşamın her alanında gözümüze çarpabilecek mültecilik kriziyle kendini tamamlama noktasındadır. Bunun en canlı örneği Suriyedir. 2011 yılından beri komşu ülkelere, 2015’den beridir de yoğun olarak Avrupa ülkelerine göç söz konusudur. Hızlanan bu dalgayla göç ve mültecilik bir inceleme ve tekrar üzerine düşünülmesi gereken bir alan haline gelmiştir. Durumun çeşitliliğine göre mültecilik ve göç kelimesi yeni unsurlar edinmiştir. Ekonomik göç, siyasi göç, karma göç, transit göç…Ama hepsinin de ortak noktası hayatta kalmak. Göç alan ülkeler perspektifinden bakıldığında en önemli uygulama “uydu kent” uygulamasıdır. Göç alan ülkenin metropol şehirleri dışında, sığınanları yerleştirdikleri kentleri tarif etmek için türetilmiştir. Bu sığınmacılar kenti terk etmemekle yükümlüdürler.Aynı zamanda belli aralıklarla imza usulu yoklamaya tabi tutulurlar. Kamp uygulamasının farklı bir versiyonudur bu aslında. Ülkemde yaşayan birçok insan gibi bende mültecilerin kendileri ile birlikte birçok problemi de beraberinde getirdiklerini düşünmekteydim.(Bu inkar edilemez tabi ki) Sistemsiz bir şekilde ülkenin içine sızarak toplumsal yaşantımızda, eğitimde, iş piyasasında ve daha sayabileceğimiz pek çok alanda bizleri baltaladıklarını varlıklarıyla yaşantımızı olumsuz bir hale dönüştürdüklerini düşünmekteydim.

Kentin birçok yerinde dilenen mültecilere siz de pek çok kez rastlamışsınızdır. Bir gün Konak Metro İstasyonunda gözümüzün görmeye çok alıştığı kucağında bebeği ile Suriyeli bir mülteci gördüm. Onun gözlerinin içine baktım. Belki benden bile küçük olan bu kadının gözlerinde acı ve büyük bir boşluk vardı. Bana bakmasına rağmen beni görmüyordu.Çünkü o gözlerini kaçmak zorunda kaldığı ülkesinde, belki orada bırakmak zorunda kaldığı annesinde, her gün kapısının önünde sohbet ettiği biricik komşusunda bırakmıştı. Bu bana her gün çoluk çocuk denizi botlarla aşmaya çalışan insanların sadece birer sayıdan ve isimden ibaret olamadığını hatırlattı. Geçmişinizin çok uzağında kaldığınızı, yok edildiğini hatta dönme ihtimalinizin dahi ortadan kaldırıldığını düşünün. Biraz empati kurmak bu insanların acılarına (hatta bizim ülkemizde yaşanmakta olan acılara da ) bir nebze umut aşılayabilir. Tüm bunların ışığında farkına varmamız gereken temel şey ise sığınmanın hukuki literatürde bir “insan hakkı” olduğudur.