İhtiras, Fedakarlık ve Tiyatro

719 views
views

Dionysos. Efsanelerindeki yaratıcılıkla yakından tanıdığımız Yunanların belki de yaratıcılık kaynağı olan tanrıları. Dionysos bağbozumunu, coşkuyu, kehaneti, gizemi, deliliği, şarabı ve pek tabi tiyatroyu temsil eder. Efsaneye göre Semele Zeus’la olan ilişkisinden sonra, evliliğin koruyucusu olarak bilinen ama daha çok kıskançlıklarıyla tanınan Zeus’un karısı Hera’yla karşılaşmış. Tabi ki Hera genç ve güzel bir tanrıça olarak değil yaşlı bir ihtiyar olarak görünür fani Semele’ye. Ona onunla sevişenin Zeus olamayacağını söyler ve kendisinin aldatılarak tecavüz edildiği düşüncesini benimsemesine yardımcı olur. Böylece Semele Zeus’a inanmadığını ve ona kendisini tanrı gibi göstermesi gerektiğini söyler. Zeus Semele’nin bu isteğinin Semele için intihar anlamına geldiğini bilir ve bin bir bahaneyle erteler de erteler ancak; bu şekilde kaçamayacağını anlar ve kendisini göstermeye karar verir. Zeus şimşek ve gök gürültüsüyle birlikte Semele’nin karşısında belirdiği anda Semele’nin ölümlü vücudu yanmaya başlar çünkü; faniler tanrıları ancak ölünce görebilirler. Zeus oğlu Dionysos’un annesini alevler içinden kurtaramaz ancak; oğlunu kurtarır ve baldırına diker. Böylece Dionysos gökyüzünün efendisi Zeus tarafından doğurulmuş olur.

Her türlü zevkin, sevincin ve çılgınlığın babası olduğuna inanılan Dionysos, sonradan da olsa Dünya’nın Yöneticileri arasına yani Olimpos Tanrıları arasına girmeyi başarmıştır. Ve insanlar yaygaranın babası olan Dionysos’u anmak için aralarında düzenledikleri küçük bahar gösterilerini başlarda küçük meydanlarda yüksek tabanlı ayakkabılarla sergileyip daha sonraları profesyonelliğe dökerek oyuncu yetiştirmeye ve geniş kitlelere hitap edebilecekleri büyük, akustik ve gösterişli tiyatro sahneleri inşa etmeye başlamışlardır. Böylelikle tiyatro yayılmış daha büyük kitlelere daha iyi sahnelerde kendini geliştiren oyun ve oyuncularla ilerlemiştir. Ta ki ortaçağın karanlık sokaklarında kolları ve bacakları giyotinle budanana dek. Budanmak diyorum çünkü hiçbir oyuncu veya yazar hiçbir oyunundan vazgeçmemiş ve vazgeçmenin aksine, tiyatroya dört kolla sarılmışlar daha gür ve daha canlı olarak sayısız isim ve oyunla vücut bulmasını sağlamışlardır.

Ortaçağda insanların hayatlarında olduğu gibi tiyatro sahnelerinde de ışığın kontrolünü elinde tutan kilise koruyuculuğunu yaptırdığı giyotine ışığa uzanmaya çalışan herkesin kolunu koparmasını emretmiş ve günü ve geceyi kendi kontrolü altına alabileceğini sanmıştı. Ancak insanoğlu buna dayanamamış ve sayısız şehidine karşılık karanlık odalardan günışığına çıkmayı başarmıştır.
Ve ansızın:

“All the World is a stage,
And all the men and women merely players
They have their exits and their entrances
And one man in his time plays many parts
He acts being seven ages.”

“Bütün dünya bir sahnedir,
Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu
Girerler, çıkarlar
Bir kişi birçok rolü birden oynar
Bu oyun insanın yedi çağıdır.”

Diyerek William Shakespeare ortaya çıkmıştır. Atlas misali, edebiyatı sırtlayıp farklı bir boyuta çıkarmıştır.

Aşağı yukarı aynı dönemlere denk gelen zamanda ise o dönem anadolusuna hükmeden Osmanlı Devleti’nde de Orta oyunu yani Türk tiyatrosunun temelleri atılmış ve gelişiyordu. Tabi ki Orta Asya’dan kalkıp gelip, Dionysos’un topraklarına yerleşen Türkler’de ilham alacaktı, yaygaranın babasından. Yunanların bıraktıkları yerden olmasa da tutundukları yerden başlayıp gelişmeye geliştirmeye başladılar. Başlangıçta bir perde önünde iki kuklanın birbirleriyle olan sürtüşmeleriyle başlayan ve gölge oyunundan ibaret olan oyuna “Hacivat ve Karagöz” adını takmışlardı. Daha sonraları bu gölge oyununu halkın önünde gerçek kişilerle oynamaya başlamışlar ve bunların isimleri de “Kavuklu ve Pişekâr” olmuş. Bünyelerinde birçok oyuncuyu barındırmışlar ve oyunlar genellikle doğaçlama olarak oynanmışlardır. “Hacivat ve Karagöz”, “Kavuklu ve Pişekâr” derken emekleme evresini atlayarak koşmaya başlayan Türk Tiyatrosu, bu topraklarda doğan bir başka efsane olan Türk devrimiyle birlikte ve tabi cumhuriyetle birlikte kanat takıp hızlanmaya başlamıştır.

Kuşlar gibi başladık bu yola. Yuvadan boşluğa doğru dalışa geçtik ve çakılmadan bir şeyler yapmalıydık. Tam o anda bir bayrak taşıyıcı, bir öncü çıktı ortaya ve yere çarpmadan kanatlarımızı çırpmayı öğrendik.
“To be or not to be-that is the question”
“Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu”
William Shakespeare’in ünlü oyunu “Hamlet” te Hamlet’in bu ünlü tiradını Osmanlı Devleti’nin son yıllarında ancak; Türk Tiyatrosunun çağ atlamaya hazırlandığı dönemde izleyiciye ilk aktaran Muhsin Ertuğrul’dur. Muhsin Ertuğrul tutkulu bir genç olarak başladığı bu yolda bir an olsun tutkusuyla küsmemiş sürekli ilerleme ve gelişme kat etmek durumunda olduğunu benimsediği için de cumhuriyet döneminde tiyatro ve sinema alanlarında önemli bir yol kat edilmesini sağlamıştır. 16 Haziran 1949 günü Devlet Tiyatro ve Opera Genel Müdürlüğü’ne getirilen Muhsin Ertuğrul günümüz tiyatrolarının -hakkettiği halde- almadığı değeri görse kahrolur ve ışıkları sonsuza dek açmak için varını yoğunu harcardı.

En son gittiğim Devlet Tiyatrosunda sergilenen Güngör Dilmen’in yazdığı “Kurban” adlı oyununda mental olarak harikulade yol kat ettiğimizi ben bir seyirci olarak söyleyebiliyorum ancak; fiziksel olarak yani devlet desteği ve tiyatroya ilgi olarak bir hayli geriye gittiğimizi ve günümüzde sanki tiyatro birkaç manyağın bir araya gelerek işaretli binalarda oynadığı oyunlardan ve cebindeki parasıyla bütün dünyayı satın aldıktan sonra artan parasıyla da “bir tiyatro bileti alayım bari” dediği insanlardan ibaret sanıyorlar gibi bir izlenim uyandı bende. Aslında tiyatro 3D filmlerin yapaylığından ve plazma ekranların yaydığı göz bozucu ışınlardan çok uzakta olmakla birlikte izleyiciyi de oyuna dâhil ettiği, oyundan asla kopmayacağınız ve yaşanılan acıyı da mutluluğu da ta derinlerde hissettiğiniz bir yer olacaktır. İşte tiyatro böyle bir yerken günümüzde çok cüzi fiyatlarda olan biletleri alıp o koltukları boş bırakmak hangi vicdana sığar.

Güngör Dilmen’in harika oyunu “Kurban”a gelecek olursak oyun Yunanlıların Medeia adlı efsanesinden doğmuştur. Efsanede, Medeia kıskançlığından ve hainliğinden kocası İason’un ikinci eş olarak almak istediği Glauke’yi ve İason’un babası, kendisinin annesi olduğu iki oğlunu öldürür. Güngör Dilmen ise oyunu biraz daha Türk ve Doğu Anadolu kültürüne uyarlamıştır. Kurban’da hikaye Karacaören’de geçmektedir. Mahmut’la Zehra’nın Zeynep ve Murat adında iki çocuğu vardır. Mahmut gittiği başka bir evde gördüğü henüz 15inde olan Gülsüm’ü görmüş beğenmiştir. İkinci eş olarak almak ister ancak; Zehra buna yanaşmaz. Mahmut Zehra’ya pek kulak asmaz ve düğünü yapar. Muhteşem bir finalle oyunun içinde aktarılan lanetle son bulur oyun. Oyun çok güzel sergilenmiş olup izleyiciyle olan bağı sonuna kadar koruyor. Devlet Tiyatrosu oyuncularının harika oyunculuklarıyla taçlandırdıkları oyun hem kendisini hem de izleyiciyi başka bir boyuta taşımakla kalmayıp adeta o boyutta uzun bir süre asılı kalmanızı sağlıyor. Devlet Tiyatrosunun her oyunu çok güzel olmakla birlikte bilet fiyatlarının da herkesi mutlu edecek düzeyde olduğunu düşünüyorum. Bilet alın ve tiyatroya gidin.