Çöplüğün Generali

1.108 views
views

Tesadüflere inanır mısınız? Ben inanmam. Hayatımızdaki her şeyin pamuk ipliği ile birbirine bağlı olduğunu ve neden sonuç bütünselliği içinde gerçekleştiğine inanırım. Nereden ve nasıl elime geçtiğini hatırlayamadığım bir kitap tutuyorum şu an elimde. Oya Baydar’ın Can Yayınlarından çıkan 2009 basımlı Çöplüğün Generali isimli kitabı. Bu kitabı okuduktan sonra içimde bunu sizlerle paylaşmam gerektiğine dair bir dürtü oluştu.

Bütün olarak baktığımız da kitap çağımızın politik, bilim, ordu, sivil, toplumsal hafıza gibi birçok noktasına hayali bir ülke yaratarak parmak basıyor. Kitapta belirgin bir zaman kavramı ön plana çıkıyor. Bunun nedeni büyük patlama ya da deprem diye isimlendirdikleri olayların, insanların bilinçlerini yok etmesi adeta doğrusal ilerleyen tarihi bölmesi. Karakterlerin isimleri yok. Bu bir anlamda onları ait olmaktan ya da sahip olmaktan alıkoyuyor ki baktığımızda da farkında olmasalar da hiçbiri kendi yaşamlarının sahipleri değiller. Bu size bir yerden tanıdık geliyor mu? Beni cezbeden noktalardan diğeri ise günümüzle paralelliği. Kitabın ütopik yanları var tabi ki ama böyle devam edersek bizler ütopik olarak yazılanı çizileni gerçek kılacağız. Teknoloji çağı kitapta da vurgulandığı gibi bilginin yayılımını hızlı kılmakla beraber hangi bilgiyi diye sorgulamaya ve vurucu noktayı da “doğru olan hangi bilgi” sorusunu sordurarak aslında insanların yaşamaya başladıkları (ki bu da kitapta doğal değil planlanan bir süreç olarak verilir) süreçte, bilginin ana kaynağına ulaşmayı başaranların tek bir kontrol merkezi ile yaratılmış tarih ekseninde dönüp durduğunu gösterir. Tabi ki üç maymun virüsünün yayılması, toprağa tohum gibi ekilen askeri mühimmatın koskoca bir ülkeyi yok etmesi… Görmedim, duymadım, bilmiyorum ve bu kadar duyarsızlığın getirdiği yerle bir olma… Olaylar ve karakterler canlı olmasına, bir noktada yollarının kesişmesine rağmen, kurgusal olarak biraz yavan kalan ve alt yapıda olayları kaldıramayan bir anlatımın var olması, kitap bittikten sonra kapağı kapatıp uzaklara dalarak kendimizi orada aslında var olmamış karakterlerin arasında hissetmekten alıkoyuyor. Siyasetin  toplumda yaşayan istese de istemese de o düzenin parçası olan herkesin hayatının bir noktasına değdiğini gösteriyor bir yandan da. İsterseniz evsiz, çöpten bulduğu eski püskü general kıyafeti olan, kentten dışlanmış biri, isterseniz çok ünlü bir doktor ya da gazeteci. Kitabın ana karakteri diyemem ama (çünkü böyle bir karakter yok) yaratılan tarihten kaçmayı başaran, hayatta kalmak konusunda mücadeleci olan bir grup insanın kurduğu kenti, keşfeden bilim adamının yaşadığı şaşkınlık okunmaya ve hayal  edilmeye değerdi.

Tıpkı ilk çağ insanları gibi kolektif bir düzende yaşayan bir grup insanı görünce ayaklanan umutları, insana, her zaman başka bir yol daha vardır dedirtiyor. Kim bilir belki de vardır. Kitabın depremden önce ya da patlamadan önce denilen kısmını yaşıyoruz. Ben kitapla hayatımız arasındaki yedi farkı bulmaya çalıştım. Umarım siz de bulursunuz.