Charles Darwin’in Hayatı ve Bilime Olan Katkıları

25.127 views
views

19 Nisan 1882: Charles Darwin’in ölüm yılıydı. Bu ay kendisini anıp, bilime verdiği katkılardan bahsedip iade-i itibar yapmak istedik. Ancak yaptığı çalışmaları anlatmak için o alana az da olsa hakim olmamız gerektiğini farkettik. Bir fizikçinin Keynes’i anlatması gibi olacaktı Darwin’i anlatmamız, biz de işi uzmanlarına bıraktık.

Geçtiğimiz yılın Kasım ayında röportaj yaptığımız bilimin genç topluluklarından Evrim Ağacı bize bu konuda da yardımcı oldu. Yazarlarından Çağrı Mert Bakırcı’nın kaleme aldığı Darwin’in hayatı yazısını sizlerle paylaşıyoruz. Bu yazı ve daha niceleri için Evrim Ağacı ailesine Haber Eylül ailesi olarak teşekkür ediyoruz.

Evrim Kuramı’nın Evrimi: Charles Robert Darwin’in Hayatı ve Evrim Kuramı’nın Gelişimi

Merhabalar,

Hatırlarsanız bu dizimizin ilk yazısında canlıların ve genel olarak doğanın zaman içerisinde değişebileceğine dair olan görüşlerin gelişimini incelemiş ve Evrim’in çok eski bir tarihi olduğunu, Darwin’e kadar olan süreçte onlarca, yüzlerce bilim insanı, düşünür ve filozof tarafından geliştirilip farklı bakış açıları katıldığını gördük. Evrim fikri, sadece canlılar için değil, özellikle Charles Lyell’ın araştırmaları sayesinde Dünya’nın kendisinin de bir devinim, bir gelişim halinde olduğunun görülmesini sağlamıştır. Uzun yıllardır süren “yaratıldığı gibi kalan, değişmeyen Dünya ve canlılar” fikri, bilim insanlarının bitmek bilmez çabaları, araştırmaları ve net sonuçlarıyla yavaş yavaş sarsılmış ve çatlama noktasına gelmiştir. Onlarca, yüzlerce yıl sürmüş olan Orta Çağ, ya da genel olarak Karanlık Çağ, bilimin ışığı sayesinde hızlı bir şekilde aydınlatılmış, insanlarda “özgür düşünce” fikri ortaya çıkmış, böylece Homo sapiens türünün 200.000 yıllık tarihindeki sessiz ve yavaş ilerleyen bilimsel düşünce, bilimsel devrimden sonra bir anda, hızlı bir şekilde genişlemeye ve güçlenmeye başlamıştır. Birkaç yüzyıl içerisinde bilim ve teknolojide akıl almaz adımlar atılmış, özgür düşünce ve bilim sayesinde insan özgürleşmiş ve Evren ile Dünya’nın gerçeklerini görebilmeye başlamıştır.

 

Evrim Ağacı olarak uzun bir süredir Evrim Kuramı’nın teknik detaylarından bahsetmekte ve halk arasında tamamen yanlış bilinen noktaları bilimsel gerçeklerle düzeltmeye çalışmaktayız. Daha bahsedilecek sonsuz sayıda konumuz olsa da, bir teorinin böylesine muazzam olabilmesi ve günümüze kadar her geçen gün daha da güçlenerek gelmesi, bir şeyleri atladığımızı bize hatırlatmakta: Evrim Kuramı’nı ortaya atan deha, Charles Robert Darwin ve ilginç hayat öyküsü…

 

Bildiğiniz gibi günümüzde şiddetli bir Darwin karşıtlığı var. İnsanlar, Charles Darwin’in adını dahi duyduklarında rahatsızlıklarını belli edecek hareketler yapıyorlar. Buna oldukça sık rastlamaktayız, hele ki bizimkisi gibi tabularını kırmak yerine onları yüceltmeyi tercih eden geri kalmış toplumlarda; gerçi gelişmiş toplumlarda da pek rahatlıkla Darwin’den bahsedildiğini söylemek zor, ancak aramızda dağlar kadar fark olduğu da açık. Ancak böyle bir karşıt kampanyanın neden yürütüldüğünü anlamak da pek zor değil. Çünkü bu kampanyalar, bugün dönüp baktığımızda “Karanlık Çağlar” olarak adlandırdığımız dönemlerde yürütülen Kopernik karşıtı ya da Galileo karşıtı kampanyalardan farksız. Aslında bu kampanyaların, çatışmaların ve ayak diremelerin sonu hgayet açıktır: Her halükarda kazanan, tarihte sayısız defa olduğu gibi bilim ve bizim konumuz dahilinde, Evrim Kuramı olacaktır.

 

Peki Charles Robert Darwin kimdi? Tarih inkarcısı evrim karşıtlarının iddia ettikleri gibi, Darwin koyu bir ateist ve Tanrı düşmanı mıydı? Teori’yi ortaya atmasındaki sebep Tanrı’yı “öldürmek” miydi? Anarşizmi mi destekliyordu? Biraz bunlara değinmek istiyoruz.

 

Eğer fırsatını bulup, ironik bir isme sahip olan “Creation” (Yaratılış) filmizi izlerseniz, burada Darwin’in kuramı ortaya atması süresince çektiği sancıları net bir şekilde görebilirsiniz. Bizler, Evrim Ağacı ekibi olarak Darwin’in hayatı hakkında sayısız kaynaktan yazılar okuduk, yazdığı mektuplardan kitaplarına kadar her şeyi araştırdık. Ancak görsel olarak, hayatı hakkında bir filmi izlemek (özellikle de bu kadar başarılı oyunculardan) apayrı bir tat veriyor, bu yüzden sizlere de tavsiye ediyoruz. Biz, doğal olarak, görsel bir kaynak sunamayacağımız için, Türkçeye elimizden geldiğince faydalı ve öz bir biyografisini kazandırmak istiyoruz. Ancak piyasada bulunan birkaç biyografisini de okumakta fayda var, çok ilginç bilgilere ulaşmanız mümkün, biz hepsini buraya sığdıramıyoruz.

 

Hayatına bakacak olursak; Charles Robert Darwin 12 Şubat 1809 yılında Shrewsbery, İngiltere’de doğdu. Babası (Robert Darwin) bir doktordu. Anne tarafı da, baba tarafı da koyu Hristyanlıklarıyla bilinen Anglikan kilisesine bağlıydılar ve Darwin oldukça saygın bir aileye sahipti. Öyle ki, sosyetenin “içerisine” doğdu diyebiliriz. Ne yazık ki, Temmuz 1817′de, Darwin’in annesi Susannah Darwin (kızlık soyadı: Wedgwood) hayata gözlerini yumdu.

 

Darwin, ilk olarak babası gibi tıp okumaya karar verdi (daha doğrusu babası tarafından zorlandı) ve bu sebeple Edinburgh Üniversitesi’ne kaydoldu. Üniversitedeki ilk dersini 26 Ekim 1825 tarihinde aldı ve üniversite civarında, 11 Lothian Sokağı’nda oturuyordu. Kişisel olarak doğa tarihine, biniciliğe, avcılığa ve kolleksiyonculuğa ilgi duyuyordu. Bu ilgisi, ona hayatı boyunca pek çok fayda sağladı. Haziran 1826’da Dr. Robert Grant ile tanıştı ve böylece Lamarck’ın değişim fikirlerini öğrenmeye başladı. Daha sonra, Grant’in yönlendirmesiyle 10 Kasım 1826’da saygın bilim topluluğu Plinean Cemiyeti’ne dahil edildi.

 

Bir süre sonra, tıbbın kendisi için uygun olmadığını anladı ancak tıp okulunda oldukça fazla şey öğrenmiş ve ilk bilimsel bulgularını yayınlamaya başlamıştı. Hatta genç yaşında Avrupa’nın en büyük doğa tarihi müzeleriyle çalışmaya başlamıştı. Ancak tıp derslerine katılmıyordu ve çalışmıyordu. Zaten ilgisiz olduğu tıptan kopuşu ilginç bir olayla gerçekleşti: O dönemde, para kazanmak için fakir insanlar oldukça ilginç işler yapmaktaydılar. Bunlardan biri de ceset kaçırmaydı. Gizlice mezarları kazıp cesetleri alan insanlar bu cesetleri tıp okullarına satmaktaydılar. Darwin’in Shrewsbury’deki evlerinde hizmetçi olarak çalışan bir kadının oğlu ve Darwin’in yakın arkadaşı olan Jack, geldiği Edinburgh’da bir yandan limanda gemilere mal yükleyip boşaltmakta, bir yandan da ceset kaçakçılığıyla uğraşmaktaydı. Bir gün bu işi yaparken yakalanan Jack, Darwin’in gözleri önünde asılınca, Darwin tıp okuluna devam edemeyeceğini anladı ve tıp ile ilişkisini tamamen kesti.

 

Tıbba olan bu ilgisizliğine sinirlenen babası, Darwin’i Cambridge’deki bir kilise okuluna (Christ’s College) verdi. Babası Robert, tüm kardeşleri oldukça başarılı şekilde okullarına devam ederken Charles’ın bu ilgisizliğine üzülmekteydi ve bir kere Darwin’e bağırarak “Sen bu ailenin yüz karasısın. Bütün gün o saçma koleksiyonunla ve diğer boş işlerinle ilgileniyorsun. Sen hiçbir işe yaramazsın!” demiştir. Bu, Darwin’in derinden yaralamış olacak ki, birkaç mektubunda bu konuyu gündeme getirerek babasını anarkenki derin üzüntüsünü belirtmiştir. Ne var ki, babası Robert her ne kadar bazı konularda gergin olsa da, çocuklarına her zaman derin bir sevgi duymuştur ve bu sebeple Charles Darwin de ömrü boyunca babasına kendisine böyle bağırdığı için kızamamıştır.

 

Charles, Christ’s College’da teoloji (günümüzde hiçbir geçerliliği olmayan tanımıyla “din-bilimi” demektir) üzerine çalışmaya başladı ve Tanrı’nın nasıl bütün canlıları tek tek ve muhteşem bir şekilde yarattığını inceledi; çünkü okulda verilen eğitim bunun üzerineydi ve teoloji, ailesi gibi bir Hristiyan olan Darwin’in ilgisini çekmekteydi. Okulunda, bir biyoloji profesörü -ya da o zamanki adıyla “doğa teologu”- olan John Stevens Henslow (1796-1861) ile tanıştı ve bu sayede zooloji ve coğrafyaya olan ilgisinin temelleri atılmaya başladı. Henslow ile araları o kadar iyiydi ki, ders aralarında bile okulun bahçesinde birlikte yürümekte ve doğa üzerine konuşmalar yapmaktalardı. Okuldaki arkadaşları Darwin’e “Henslow’la Yürüyen Adam” lakabını takmışlardı. Henslow ile özellikle geçmişte yaşamış ancak günümüzde yaşamayan, fosilleşmiş canlıların durumları üzerine tartışmışlardır ve Henslow, Darwin’e, bu türlerin neden Dünya’da bir zamanlar var olup da şimdi var olmadıklarını bir türlü anlayamadığını; ancak mutlaka İncil ile uyuşan bir sebebi olması gerektiğini söylemiştir. Henslow’dan öğrendikleri sonucunda, Tanrı’nın doğa kanunlarına müdahalesi sonucu oluşan adaptasyonlarla ilgili bir yazı yayınladı. Daha sonradan bir jeoloji profesörü olan Adam Segwick (1785-1873) tarafından eğitildi. Darwin oldukça zeki biriydi ve muhteşem bir gözlem gücüne sahipti. Kendisini eğiten Segwick ile birlikte bugünkü Hollanda topraklarında gemiyle 14 günlük bir seferlere çıktı ve bilimi, bilimin doğduğu yerde, yani “doğanın içinde” öğrenmeye devam etti.

 

Hollanda’dan döndüğünde, evindeki masasında 2 yıl sürecek olan bir araştırma seferi için, kaptan Robert FitzRoy’un Beagle isimli gemisinde yer almaya hak kazandığına dair, Henslow’dan gelen mektubu gördü. Henslow, Darwin’den bu geziye çıkarak İncil’in ilk kısmını, “Yaratılış”ı ispatlamasını istiyordu. Birebir Kaptan FitzRoy (1805-1865) ile konuşarak, bu zeki genci gemisine almasını talep etmiş ve FitzRoy’u ikna etmişti. Darwin, Yaratılış’ı ispatlayacak ilk kişi olma düşüncesi ve Dünya’yı turlama fikriyle inanılmaz heyecanlanmıştır; ancak babası bu geziyi gereksiz ve amaçsız bulmuştur ve Darwin’in bu geziye çıkmasına izin vermemiştir. Ancak araya kayınbiraderi Josiah Wedgwood girmiştir ve Robert Darwin’i ikna etmiştir. HMS Beagle’ın amacı pek çok koy ve körfeze giderek kıyıların haritasını çıkarmaktı ve FitzRoy’un belirlediğine göre Beagle’ın rotası şu şekilde olacaktı:

 

 

1961

Beagle’ın Rotası

 

27 Aralık 1831′den başlayarak, Beagle ile Dünya’nın pek çok yerini gezerek gözlemler yaptı, canlı örnekleri topladı. Gördüğü her şeyi ayrıntılı olarak not aldı ve kafasında yavaş yavaş oluşmakta olan bir fikir için bazı spekülasyonlarda bulundu. Sık sık makaleler yazarak, ailesine gönderdi. Her ne kadar deniz onu tutsa da (FitzRoy onu “deniz tutmalarına gemicilerden bile iyi dayanan biri” olarak tanımlamıştır), oldukça başarılı gözlemler yaptı ve sadece jeoloji konusunda uzman olan biri olarak, biyoloji konusunda da kendini geliştirmeye başladı.

 

Araştırmalarına deniz kabuklularını, memelileri, omugalıları ve pek çok hayvan ve bitki takım ve türü dahildi. Gördüğü her şeyden anlamlar çıkarabilecek kadar dikkatli bir gözlemciydi ve çok zekiydi. Kuşlardan deniz kabuklarına kadar pek çok hayvanı ve hayvan türünü inceledi. Bu türlerin, farklı coğrafyalardaki farklı özellikler dikkatini çekti. Darwin ilk defa Cape Town’da, canlıların var olmasının “mucizevi” olduğunu düşünmenin, canlıların çeşitliliğini küçümseyen bir söylem olduğunu yazılarında ifade etti.

 

Tüm bunlardan anlaşılabileceği gibi Darwin, doğaya açılıp Dünya’nın dört bir tarafını gezerek Yaratılış’a dair ipuçlarını aramaya başlayana kadar gerçekten bir inanandı ve HMS Beagle ile yolculuğu tamamlanana kadar da, her ne kadar kafasında teorisi (ya da o etapta hipotezi) yavaş yavaş gelişmeye başladıysa da, kuvvetli bir inanan olarak kaldı. Fakat Darwin, bu geziler sırasında ve sayısız canlı üzerinde yaptığı gözlemlerde, bizlerin bunca yazıda anlatmaya çalıştığımz bazı şeyleri fark etti: Canlılar, gerçekten de sadece hayatta kalmak ve üremek için var oluyorlardı. Üstelik bazı canlılar, üremelerine ve çevresel koşullara göre, türden türe farklı özellikler kazanabiliyordu. Ve işte bu bulgu, onu nihai soruya götürdü: Aynı kuş cinsinin benzer türleri bile, farklı iki adada, nesilden nesile, bu kadar farklı özellikler kazanabiliyorlarsa, günümüzde yaşayan bunca canlı da, daha önceki türlerin birbirinden çevresel ve fiziksel etmenlerden ötürü farklılaşarak oluşmuş olabilirler miydi? Bu soru ve kaçınılmaz cevabı, Darwin’in hayatını değiştirecekti.

 

2 yıl sürmesi planlanan araştırma tam 5 yıl sürmüştü ve 2 Ekim 1836′da sona erdi. Beagle’da yaptığı gözlemler, kafasında pek çok yeni fikri doğurmuştu. Bu fikirleri ifade etmekten çekinse de, inanılmaz bir buluşun eşiğindeydi. Öncelikle, Galapagos adalarındaki kuşların sanıldığının aksine aynı türden değil, farklı türden olduklarını iddia ettiği bir makale yayınladı. Buna, şiddetli bir tepki geldi ve Galapagos adalarındaki kuşların sadece aynı türlerin farklı varyasyonları olduğu konusunda ısrar edildi. Darwin bunun yanlış olduğunu düşünmekten öte, yanlış olduğunu biliyordu.  Darwin, Kırmızı Defter adını verdiği defterinde, 1837′denin Mart ayında, ilk defa, “bir türün bir başka türe değişebileceği” konusunda, bir makale yazdı. Bu makalesinde efsanevi “Evrim Ağacı”nın basit bir çizimini de ekledi:

 

1962

Evrim Ağacı (İlk Çizim, Charles Darwin, Kırmızı Defter)

 

Bu noktadan sonra, Darwin’in hayatı değişmeye başladı. Düşünceleri ve teorisi geliştikçe ve kendi gözlemleriyle ve bilimsel bulgularıyla güçlendikçe, canlıların tek tek ve ayrı olarak yaratılmadığı; evrimsel bir süreç içerisinde ayrı ayrı geliştikleri ve bugünkü modern canlıları oluşturdukları konusunda ikna olmaya başladı. Bulgular kusursuzdu ve hipotezi, pek çok bulguyla destekleniyorduİşte bu, bulguları ve gözlemleri sebebiyle zaten sallantıda olan dini inancını (Tanrı inancını değil!) yok etmeye başladı. Çünkü gördü ki, insanların inandıkları gerçek değildi. Gördü ki, hiçbir canlı, İncil’de anlatıldığı gibi Tanrı tarafından tek tek yaratılmamıştı! Bütün canlılar, daha önceki atalarından, onun kullanmadığı bir tabir olarak “evrimleşerek” (evolve), onun kullandığı tabirle “değişerek” (transmutation) bugünkü hallerini almışlardı.

 

Bu hipotezini güçlendirmek ve kanıtlarla desteklemek için aşırı fazla çalışmaya başladı. Sonunda, vücudu inanılmaz yoğunluktaki çalışma saatlerine (eşinin yazdığı mektuplarda kimi zaman aralıksız 48 saat çalıştığı anlatılmaktadır) dayanamadı ve 20 Eylül 1837′de kendi tabiriyle “rahatsızlık verici kalp çarpıntısı” yaşadı ve doktorlar tüm işlerini bırakması gerektiğini söyledi. Darwin buna şaşırmıştı çünkü “işlerini bırakmak”tan başka herhangi bir tedavi yöntemi bile önermemişlerdi. Bunun sebebi, bazı bilim tarihçileri tarafından dönemin doktorlarının koyu dindarlar olması olarak görülmektedir. Darwin ve ailesinin yaşadığı kasabadaki doktor da, çevrelerindeki pek çok insanın olduğu gibi Darwin’in düşünceleri ve çalışmalarından haberdardı ve dinini tehdit ettiğini biliyordu. Bu sebeple, Darwin’i tedavi etmek yerine, “tüm işlerini” bırakmasını ve sadece dinlenmesini tembihledi. Bu, stresten kurtulması için iyi bir öneri olsa bile, tıbbi olarak işlerin tamamen kesilmesinin istenmesi, önyargılı bir karar olarak görülmektedir ve bu durum, Yaratılış filminde de işlenmektedir.

 

Hastalıkla boğuşsa bile bir “fabrika gibi” makale üretiyordu ve makaleleri, geniş bir bilim çevresinde oldukça ilgi görüyordu. Zaten hali vakti yerinde olan Darwin, söylediğimiz gibi, sosyetenin de saygın bir üyesiydi (hatta Jeoloji Komitesi Başkanlığı’na seçilmişti). Her ne kadar, diğer insanlar tarafından Tanrı’ya “karşı” olarak değerlendirilen hipotezi gittikçe insanları kendisinden uzaklaştırsa da, bilim çevresinden olan saygın kişiler, Darwin’in fikirlerine arka çıktı. 1837 yılında Londra Jeoloji Cemiyeti’ne birkaç makale sundu ve burada Charles Lyell ile tanıştı ve uzun yıllar sürece sıkı dostlukları başladı. Aynı yıl, doğa bilimci John Gould tarafından Galapagos Adaları’ndaki her bir kuşuna birer “varyete” değil, farklı birer tür oldukları tespit edildi ve bu Darwin’e inanılmaz bir ün ve kuramı için harika bir dayanak getirdi. Böylece Temmuz ayında “türlerin değişimi” ile ilgili ilk defterine fikirlerini aktarmaya başladı.

 

Hastalığına rağmen, çiftlik sayılabilecek evinin bahçesindeki özel kulübesinde, güvercinler üzerinde çalışmalarını hızla sürdürüyordu. Onları birbirleriyle çiftleştiriyordu ve yavrular erişkin hale geldiklerinde bazılarını keserek kemik yapılarındaki değişimleri gözlemliyordu. Günümüzde “yapay seleksiyon” dediğimiz “evcilleştirme” işlemini de içerisine alan ve Evrim Teorisi’nin günümüzdeki en güçlü kanıtlarından biri olan metot üzerinde çalışıyordu. 28 Mart 1838′de, ilk defa bir “orangutan” görmek üzere, aldığı bir davetten ötürü bir hayvanat bahçesine gitti. Gözlemleri sonucu orangutanların oldukça insanı davranışlar gösterdiğini ve kendi hipotezi dahilinde insanlarla bir ilişkisi olabileceğini düşündüğünü yazdı.

Yoğun çalışma saatleri ve gün geçtikçe ailesi ve çevresi tarafından üzerinde kurulan Tanrı baskısı, gittikçe zayıflamasına sebep oldu. Elleri (özellikle sağ eli) şiddetli bir şekilde titremeye başlamıştı, mide sorunları çekiyordu, dayanılmaz baş ağrıları vardı ve kalp sorunları baş gösteriyordu. Hastalığının ne olduğu asla bilinemedi ve tedavisi de bulunamadı. Ancak sık sık nöbetler geçiriyor ve bayılıyordu. Doktorların tek önerisi ise halen “işlerini bırakması” idi.

 

28 Eylül 1838 yılında, Thomas Malthus’un 1798 yılında yazdığı Popülasyonların Prensipleri Üzerin Bir Makale isimli makalesini “heyecanla” okudu ve aynı gün, vahşi yaşam içerisinde yaptığı gözlemlerin sonucu olarak, daha bol besinli ortamlarda yaşayan canlı türlerinin daha kolay hayatta kaldığını ve üreyerek kendilerindeki bu özellikleri bir mekanizma ile (kendisi buna hatalı olarak “pangenez” adını vermişti ve günümüzde, genetik bilimi sayesinde bu fikrin tamamen yanlış olduğunu biliyoruz) sonraki nesillere aktarabildiğini ve böylece her zaman içinde bulunulan ortama daha uyumlu canlıların hayatta kalıp ürediğini yazdı. Bu, “doğal seleksiyonun” temelini oluşturacak olan fikirdi ve Evrim Teorisi’nin de kalbinde yatan keşifti.

 

11 Kasım 1838′de kuzeni ve uzun süredir (Beagle gezisinden öncesinden beri) sevgilisi olan Emma Wedgwood’a (1808-1896) evlenme teklifi etti. Bunda, birbirleriyle tanıştırılmalarından sonra birbirlerine sıklıkla gönderdikleri aşk mektuplarından dolayı Emma’nın ne kadar açık görüşlü ve aşk dolu olduğunu görmesi etken bir rol oynadı. Emma Wedgwood sıkı bir dindardı ve Darwin’in fikirlerini “Tanrı’ya savaş açmak” olarak görüyor ve desteklemiyordu ancak Darwin’e gerçekten aşıktı. Emma’nın bu kuvvetli inancı, aşklarına engel olmadı. Emma, Darwin’in yoğun çalışmalarının sürdüğü bir dönemde, derin bir üzüntü ve sıkıntıyla “Darwin’in bu fikirlerinin ötei hayatta birlikte olmalarına engel olacağını düşündüğünü” söylemiştir. Ancak Darwin, 1859 yılında Türlerin Kökeni‘ni basmadan önce Emma’ya fikrini sormuş ve Emma da, “cehenneme gideceksek birlikte gidelim” diyerek kitabın basılmasını onaylamış ve kendi elleriyle basıma vermiştir.

 

Darwin, bir süre sonra hipotezinde “Doğal Seçilim” kalıbını açıkça kullanmaya ve makalelerinde yazmaya başlamıştı. Bu bilimsel gerçeği bilim dünyasına ilan etmek üzere, bir kitap yazmaya başladı. Kitabını, bir seri halinde yayınlayacağı, birden fazla kitabın ilk kitabı olarak planlamıştı; fakat bu planı asla gerçekleşmedi. Hastalıklı hali ciddileşiyordu ve el titremeleri, kitabını yazmaktan onu alıkoyuyordu. Üstelik şimdi, 5 çocuk babası idi ve 2 tane çocuğu da daha bebekken ölmüştü. Çocuklarının ölümünü ve canından çok sevdiği kızı Annie’deki ciddi hastalığı, aynı zamanda kuzeni olan karısı Emma ile olan evliliklerine bağlıyordu ve çok kritik, bilimsel bir hata yapıp yapmadığını sorguluyordu. Bir yandan aklında bu ölümlerin kendisine bir uyarı ya da bir ceza olduğunu düşünüyor, bir yandan da, bir bilim insanına yakışır bir şekilde bu ölümlerin Emma’nın yakın bir akrabası olup olmamasıyla ilgisini sorguluyordu. Belki de tüm çocuklarından daha fazla sevdiği kızı Annie (çünkü Annie, daha çok küçük yaşında, çok sıkı bir bilim aşığıydı), çok ağır bir şekilde hastaydı ve  23 Mart 1851 günü, 10 yaşında iken, hidroterapi gördüğü Malvern kasabasında hastalığa yenik düşerek öldü. Bu, Darwin için ağır bir darbe olmuştu ve çalışmalarını ciddi bir şekilde etkiledi. Bu ölüm, Tanrı’ya olan sorgulamalarını arttırdı ve Tanrı’nın varlığı ile ilgili çok daha derin şüpheler duymasına yol açtı. Artık kiliseye gitmeyi bırakmıştı ve kökten Hristiyan olan inancını tamamen yitiriyordu.

 

3 yıllık bir uğraşın ardından, Mayıs 1842′de Doğal Seçilim Teorisi üzerine ilk taslak kitabını bitirdi. Bu sırada Londra’daki kiliseler Darwin üzerinde ciddi bir baskı kurmaktalardı. Çalışmalarından ve taslağından botanistlere ve zoologlara bahsetmekteydi ve olumlu tepkiler almaktaydı. 3 yıllık çalışmasını geliştirerek, Temmuz ayında taslağını 230 sayfalık bir makale haline getirdi. Bu sırada kendi ismini vermeden, bazı kitaplar yayınlayarak, “değişim” fikrini insanlara aşılamaya başlamıştı ve bu “değişim” fikri (gelecekte Evrim olarak anılacaktır) insanlar tarafından ilginç bir şekilde olumlu karşılandı. Bir yandan, türler üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda “Kraliyet Onur Ödülü”ne layık görüldü ve bir “biyolog” olarak anılmaya başlandı.

 

1856′dan itibaren, türlere ve doğal seçilime yönelik olan kitabını, 230 sayfalık makalesini temel alarak yazmaya başladı. Haziran 1858 yılında, Endonezya’da örnekler toplayan ve 2 senesini yağmur ormanlarında geçiren Alfred Russell Wallace’tan bir mektup aldı. Mektupta, birkaç sayfa içerisinde Doğal Seçilim, bu isim kullanılmadan anlatılmaktaydı ve bu Darwin’i şok etmişti. Kendisinden ve çalışmalarından tamamen bağımsız olan bir diğer kişi, yıllardır özveriyle yaptığı araştırmalarını birkaç sayfada ve harika bir şekilde özetlemişti. Bu mektup ve Lyell’ın baskıları sonucu, tahmin ettiğinden çok daha az vakti kaldığını anlayan Darwin, 28 Haziran 1858 yılında küçük oğlunu da ateşli bir hastalıktan kaybetmesine rağmen, kolları sıvamaya karar verdi.

 

Telif haklarının kaybedilmemesi adına, 1 Temmuz 1858 yılında, en yakın arkadaşlarından olan Charles Lyell ve Joseph Hooker, hem Wallace’ın, hem Darwin’in makalelerini Londra Linnean Cemiyeti’nde sundular. Makaleler, pek de fazla ses getirmedi. Daha sonra Darwin, 13 ayını alan özverili çalışmaları sonucunda ve hastalığını bastırmak için gittiği hidroterapi seansları sayesinde (Annie’yi öldüren hastalığın kendisinden ona “geçtiğini” düşünmeye başlamıştı), bir şaheser olan “Doğal Seçilim veya Yaşam Mücadelesinde Desteklenen Türlerin Korunması Yoluyla Meydana Gelen Türlerin Kökeni Üzerine” (Kısa adları: “Türlerin Kökeni” ya da “Köken”) isimli kitabını 22 Kasım 1859 yılında bitirdi ve 24 Kasım’da 1.250 adet bastırdı. Kitabın tüm baskıları, satışa çıkarıldığı gün tükendi. Kitabında sıklıkla “ortak ata” terimine başvurdu ama kullanmaktan çekindiği “evrim” kelimesine yer vermedi. Dolayısıyla o zamanlarartık kanıtlarla desteklenen hipotezine, “Doğal Seçilim Teorisi” dendi.

 

Kitap, bilim dünyasına bomba gibi düştü. Kitabın yayınlanmasıyla, insanların ikiye bölünmesi bir oldu: Bir taraf bunun Tanrı’nın muhteşem bir kanıtı olduğunu söylüyordu, bir taraf ise bu fikrin Tanrı’yı öldürdüğünü söylüyordu. Bu bölünme, Teori’yi iyicene popüler kıldı. Milyonlarca yorum ve eleştiri yağmaya başladı. Ancak Darwin’in hastalığı, tartışmalara girmesine ve fikirlerinin arkasında durmasına engel oluyordu. Yakın arkadaşları ve Darwin’i destekleyen bilim adamları, diğerlerine “Tanrı inancını baltalamak” gibi gelen bu teorinin sonuna kadar arkasında durdular. Darwin’in sıkı dostlarından Thomas Huxley önce Evrim fikrine tam olarak sıcak bakmasa da, Darwin’in bulgularını gözden geçirmesiyle 1 ay gibi kısa bir sürede Dünya’nın gördüğü en sıkı Evrim savunucularından biri haline geldi. Huxley’nin 1860 yılında düzenlenen Oxford Evrim Tartuşması’nda piskopos Samuel Wilberforce’un konuşması sırasında aşağılık bir şekilde söylediği “Merak ediyorum, acaba Bay Huxley anne tarafından mı, yoksa baba tarafından mı maymun?” sözlerine verdiği cevap, Evrim karşısında gelecekte kimsenin duramayacağını gösteren bir kanıt olarak tarihe geçmiştir. Uzun bir süre Kuram’dan bahseden Huxley, konuşmasının sonunda “Böylesine bilimsel bir tartışmayı, bu kadar bayağı sözlerle alçaltan bir insanın soyundan gelmektense, bir maymunun soyundan gelmeyi tercih ederim.” demiştir.

 

Darwin burada da durmayarak, teorisini destekleyecek pek çok açıya dair kitaplar yazmaya başladı. İnsanın evrimine, cinsel seçilime ve daha nicesine değinmekteydi. Bu yazıları, zamanının oldukça ilerisindeydi ve o zamanlarda bilinen dar biyolojik bilgilere göre inanılmaz gerçekçi ve doğruydu.

 

Uzun lafın kısası, Darwin, muhteşem bir gözlem gücüne sahipti ve bunu kullanarak doğaya incelik ve ustalıkla baktı. Bu gözlemleriyle, canlıların Tanrı düşüncesinde (Yaratılış, Akıllı Tasarım, vd.) iddia ettiği gibi tek tek ve özenle yaratılmadığını, tam tersine vahşi ve acımasız bir doğa içerisinde, sadece en güçlünün hayatta kalmasıyla bugünlere kadar gelebildiklerini gördü. Buna “Doğal Seçilim” adını verdi ve sonradan “Evrim Teorisi” olarak isimlendirilecek ve canlılığın gelişimini açıklayan en güçlü ve en çok ispata sahip teorinin temelini atmış oldu.

 

Teorisinin Tanrı’yı öldüreceği fikrinden asla hoşlanmadı ve teorisini yayınlamak konusunda çok büyük ikilemler yaşadı; karısıyla defalarca kavga etti, çocuklarından uzun süreler ayrı kalmak zorunda kaldı, en yakın arkadaşları bu “şeytani fikirlerinden” dolayı ona sırt çevirdi ve tanıdık çevresi oldukça daraldı. Dinin, insanları bir arada tutan bir bağ olduğuna inanıyordu ve Tanrı gerçek olmasa bile, insanların dinlerinin ve Tanrılarının onlara güç verdiğini düşünüyordu. Teorisi Tanrı fikrinde derin bir yara açacağından dolayı, uzun bir süre yayınlamak istemedi; hatta “Türlerin Kökeni Üzerine” bittiğinde, kararı çok sevdiği karısına bıraktı. Bu karar, Yaratılış isimli filmde oldukça dramatik bir şekilde işlenmiştir: Kitabını ya yakacaktı, ya da yayınlayacaktı. Arkadaşları hep arkasında durdu ve yayınlaması konusunda Darwin’i cesaretlendirdi. Karısı Emma, başta dediğimiz gibi Darwin’in “Tanrı’ya savaş açtığını” iddia etse ve desteklemese de, teorisini (Türlerin Kökeni’ni) baştan sona okuduğunda fikrini değiştirdi ve ne kadar mantıklı ve gerçek olduğunu gördü. Kocası Darwin’in kendisine sunduğu seçeneklerden, kitabın basılmasını seçti ve kendi elleriyle, kocasının kitabının basılmasını sağladı.

 

Bu muhteşem dehayla ilgili yazılması gereken çok şey var. Hayatı boyunca binlerce makale, onlarca kitap yayınladı. Doğada gördüğü her şeyi, muhteşem bir ustalıkla yorumladı ve bilim dünyasına akıl almaz katkılar yaptı. Sonradan “Evrim Teorisi” olarak adlandırılan teorisi, insanlığın hayata bakış açısını değiştirdi.

 

Günümüzde insanlar, Darwin’i dinsiz olmakla suçluyorlar. “Lady Hope Story” isimli bir kitapta, “Darwin ölmeden önce Hristiyanlığa döndü.” iddiasından yola çıkarak, Darwin’i fikirlerinden caymakla suçluyorlar. Ancak günümüzde Darwin Projesi Vakfı sayesinde biliyoruz ki; Darwin ölürken de asla dine geri dönüş yapmamıştır. Karısının mektupları, çocuklarının uğraşları ve tarihçilerin özverili çabaları sonucunda bu belgeleriyle birlikte ispatlandı. 19 Nisan 1882 yılında ölümünden hemen önce; yanındaki karısı Emma’ya, “Ölmekten asla korkmuyorum. Bana çok iyi davrandınız ve bunun için size teşekkür ederim.” dediği ve doktorlarına “Sizin tarafınızdan tedavi edileceksem, bu, hasta olmaya bile değer.” dediği bilinmektedir. Bedeni, Westminister Abbey’de, Hristiyan geleneklerine göre gömülmüştür.

 

Anlattığımız gibi, koyu Hristiyan olarak başlayan yolculuğu, bir ateist olmasa bile, bir bilim ve doğa aşığı olarak son buldu. Burada ise anlaşılması gereken şudur: Önemli olan, teoriyi atan kişinin dini inancı değildir, teorinin gerçekliğidir. Bu, bilimsel bir gerçekliktir ve din ile, Tanrı ile alakası yoktur. Bilimsel gerçeklik, dinleri ve Tanrıları çürütemez. Çünkü bilimsel olarak bu kavramlar, insan aklının birer ürünüdür ve dolayısıyla ancak insanın içerisinde, düşüncelerinde ve hayallerinde var veya yok olabilirler. Bir kuram ya da bir bilgi, bu düşünceleri etkileyebilir; ancak bu düşüncelerin nihai kaderi, kişilerin kendileri tarafından belirlenebilir. Bilimsel gerçeklikleri, şahsi inançları doğrultusunda kimse değiştiremez. Gerekirse dinler, Evrim Teorisi dahilinde değişecektir ama Evrim Teorisi asla dinlere göre değişiklik göstermeyecektir ve çürütülene dek bilimsel bir gerçeklik olarak kalacaktır. Çünkü bilimin doğasında, şahsi inançlara yer yoktur.

 

Keşke uzun sayfalarımız olsa da, uzun uzun hayatının daha da ayrıntısını ve ne muhteşem bir bilim adamı olduğunu anlatabilsek. Malesef bu kadarla yetinmek zorunda kalacağız. Şu bağlantıdan, Darwin’in ömrü boyunca ne çok yayın yaptığını görebilirsiniz:

 

http://darwin-online.org.uk/contents.html

 

Bu büyük bilim üstadını, içtenlikle ve saygıyla anıyoruz.

 

Üstadın imzasıyla, yazımızı sonlandırıyoruz:

 

1963

Charles Darwin (İmza)

 

Herkesin; ölene dek, bilime ve gerçeklere gözünün, aklının ve kalbinin açık olması dileğiyle.

 

Saygılarımızla.

ÇMB (Evrim Ağacı)’’